geri

Sancakta Fransız Delegesi Garreaux ile Mülakat

 

   Bir gün İstihbarat Dairesi tercümanı Jozef ziyaretime geldi, öteden beriden konuşurken delege Garreaux'un benimle görüşmek istediğini ve beni delegasyona davet ettiğini söyledi. Kabul ettim. Arkadaşlarıma haber verdikten sonra ertesi gün muayyen saatte delegasyona gittim. Garreaux, nazik ve sevimli bir adamdı. Fakat simasından ve hareketlerinden mütereddit (kararsız), müstehzi (şakacı) bir insan olduğu anlaşılıyordu. Umumi görüşmelerden sonra muhaveremiz (konuşmalarımız) Hatay ve Hatay Halk Partisi mevzularına intikal etti. Hatay kelimesini kullanmak istemediğinin anlaşılmasına rağmen ara sıra dilinden kaçırıyor, bunun farkında olunca Sancak kelimesiyle tashihe (düzeltmeye) kalkışıyordu. Milletler Cemiyeti'nin yaptığı statüdeki çerçeve haricine çıkmamak şartıyla Hatay intihabına adilane bir surette idare edeceğini, fakat Halk Partisi'nin bu işleri şimdiden teşviş etmek (karıştırmak) yolunu tutmuş olduğunu, Türklerle iyi münasebet tesis ve idame etmek istediğini, burada Türk cemaati namına siyasi ve idari işleri görüşmek için konuşulabilecek bir kimse bulamadığını, Türk konsolosunun yalnız Türklerle meşgul olmakla kalmayıp gayri Türk unsurlara da el uzattığını söyledi.

   Ciddiyetinin derecesini anlamak için, selefinin burada çok iş gördüğünü, yollar, binalar, elektrik, su gibi imar işlerine ehemmiyet verdiğini, lakin Türklerin siyasi hakları hususunda samimi şekilde hareket etmediğinden memnun kalmadığımızı söyledim. "Ben onun siyasetini takip edecek değilim. Türkleri herhalde memnun edeceğim" diyen Garreaux benden "Öyle ise şimdiden Suriyeli memurların yerine Türk memurları getirmekle işe başlayabilirsiniz" cevabını alınca gözlerini tavana dikti ve süküta daldı, mevzuu değiştirmek istedi. Ben de ayrılmak üzere ayağa kalktım. Bırakmadı; bir sigara, bir bira daha ikram etti. "Arap Vahdeti Partisi ile sizin Halk Partisi'ni birleştiremez miyiz?" diye bir sual sordu. Hatay Halk Partisi'ne "Adından da anlaşılacağı veçhile Hatay'da oturan her ırka mensup kanuni evsafı haiz her şahıs, programımıza sadık olmak şartıyla girebilir. Suriye ve Arap politikacılığından vazgeçen vatandaşlara partimizin kapısı daima açıktır" yolunda cevap verdim. Bu cevap üzerine gene sükütla gözlerini yukarıya dikti. Bu defa ben kendisine şunu sordum: "İntihaptan evvel buradaki Suriye memurlarının resmi nüfuz ve kuvvetlerini bertaraf etmek niyetinde misiniz?" "Düşüneceğim" diyerek sözlerimi kesip mevzuu tekrar değiştirmeye kalkışınca ayrılmak için müsaade istedim. Salonun kapısından çıkarken koluma girdi, holde Capitaine Cacon'la oturan Arap Vahdeti liderlerini göstererek "Tanır mısınız" dedi. "Evet hepsiyle tanışırım" cevabını vererek onların birer birer ellerini sıktım, hatırlarını sordum. Sokak kapısına kadar Garreaux ve Capitaine Cacon beni teşyi ile (uğurlamakla) bir daha görüşmek temennisini (dileğini) izhar ettiler (belirttiler).

   Mülakat bende adeta bir komedya intibaı hasıl etmiş (izlenimi uyandırmış), hele son perdesindeki muhalif liderlerin, uzun, kırmızı fesleriyle canlı birer kukla gibi arz-ı endam etmeleri biraz da beni korkutmak maksadına matuf olduğu (yönelik) mülahazasını yaratmıştı. Konuştuklarımızı, gördüklerimi arkadaşlarıma, konsolosa anlattım ve bir rapor halinde partiden Erginlik Cemiyeti kanalıyla Ankara'ya gönderdim.

   Partiye Dörtyol vasıtasıyla para gönderiliyordu. Gelen paralar Umumi Reis Abdülgani Türkmen namına alınıyor ve onun emriyle sarfediliyordu. Biz işe başlayınca bunu muntazam bütçe usulüne tabi tuttuk. Teşkilatın genişlemesiyle para kifayet etmez olmuştu. Hem de vaktinde gönderilmiyordu. Gerek mali durum, gerekse birkaç gün evvel Başkonsolos ve Umumi Başkan ile vermiş olduğumuz karar sebebiyle Ankara'ya gitmek lüzumu bir kat daha artmıştı. Abdülgani Türkmen bu seyahatten sarfınazar etti (vazgeçti). Heyet-i Faale'den "mali işleri halletmek üzere Dr. Abdurrahman Melek'in Dörtyol'a ve icap ederse Ankara'ya gitmesine lüzum görülmüştür" şeklinde yazılı bir karar alarak ve bu kararın bir suretini mutad veçhile Konsoloshane'ye, bir suretini de Umumi Reis'e tevdi ederek Dörtyol'a geldim. Antakya'dan ayrılışımdan yalnız bir iki kişinin haberi olmuştu. Dörtyol'da Tayfur Sökmen Ankara'ya gitmemi istemedi. Aramızda ihtilaf çıktı. Şimdiye kadar mesaimize taalluk eden (çalışmamıza ilişkin) her husus ile ilgili fikirlerimizde mutabakat vardı ve pek samimi şekilde çalışıyorduk. Heyet-i Faale reisliğinden istifa ettim. Bir ay kadar İstanbul'da kaldım. Bu müddet zarfında Cenevre'ye son bir defa daha olarak heyet gitmiş ve nihai (son) kararlar alınmıştı.

devam